Maurice Merleau-Ponty, fenomenolojiyi yaşanan mekânın, zamanın ve dünyanın hesabının verilmesi ve bilimin reddi şeklinde ifade eder. Onun beden görüşü incelendiğinde bedeni merkeze alarak bedenimiz aracılığıyla dünyaya konumlandırıldığımızı savunduğu ve bedenlilik halini fenomenolojik perspektifin merkezi unsuru konumunda kabul etiği görülmektedir. Beden onun için kilit bir öneme sahiptir. Bedeni ele alırken genellikle psikolojik rahatsızlıkları olan kişilerden, arızalardan hareket eder. Örneğin gözleriniz üzerinde düşünmeye başlamanız ancak gözleriniz göremeyince ortaya çıkar. Yani beden bütün düşünme edimlerimize eşlik eden merkezi bir unsurdur. Nesnelerle ilişkimizi de bu hususta ele alır. Örneğin boyun ağrısını çok kitap okumaya ya da bilgisayar başında uzun süre durmaya bağladığımız gibi. Beden sadece uzamsal değildir, bedenin bir aklı, hafızası vardır. Hareketlerimizi kendiliğinden yönlendirdiğimize dair bir düşüncemiz vardır; örneğin bir merdivenin basamaklarından çıkmayı bedenimizin deneyimlerinden yola çıkarak biliriz. Merleau-Ponty bedeni bir hapishane olarak düşünmektedir; örneğin kadın bedenine sahip olmak, siyah bir bedene sahip olmak dünyada maruz kalınan bir durum olarak değerlendirilir. Bedenin nesne ile ilişkisinde ise bal örneğini vermektedir. Bala dokunduğumuzda üzerimize yapışır. Dokunduğunuz şey artık bizim üzerimizde egemenlik kurmaya başlar. Şeylerle kurduğumuz ilişkinin etkin özne ve edilgin nesne karşıtlığına sıkıştırılamayacağını ifade eder. Ona göre kendi dışımızda var olan şeylere bulanmış şekilde var oluruz.
Dünyadaki şeylerle içli-dışlılık hali gözden kaçırılmamalıdır. Her nesne vücudumuza ve yaşamımıza seslenir, insani özelliklere bürünür. Örneğin sert esen rüzgârla ilişkimizde, rüzgârı insana ait özellikleri kullanarak ifade ederiz. İnsan şeylere yatırım yapar; ayakkabıdan, telefona, hırkadan, kulaklığa kadar. Şeye dair yaşanmışlık, bedenin nesnel dünyayla kurduğu ilişkideki yaşanmışlık kutupları Merleau-Ponty’nin felsefesini varoluşçu bir felsefe haline getirmektedir. İnsanlar ve şeyler arasında bir bağımsızlık, hiyerarşik bir ilişki yoktur, belirsizlik unsuru daima devrededir ve bu durum nesneye mesafeli yaklaşılarak giderilebilecek bir durum değildir.
Biz şeyleri görünüşleri vasıtasıyla biliriz. Algılanan dünya nesnelerin toplamından ibaret değildir, onunla ilişkimiz bir düşünürün düşünce nesnesiyle kurduğu ilişki gibi de değildir. Her algı belirli bir ufukta ve dünyada yer alır. Kendimizin bilinci dahil her bilinç algısal bilinçtir. Dolayısıyla algılanan dünya her türlü rasyonalitenin, her türlü varoluş ve değerin zeminini oluşturur. Burada bir mutlaklık kavrayışını reddetme durumu söz konusu değildir aslında bu anlayışları yeryüzüne indirmek kaygısı vardır. Nesne bize kendini deforme olmuş şekilde sunar ve bu durduğumuz konuma bağlı olarak gelişen bir rastlantı değildir. Nesne ancak bu bedelle gerçek olabilir. Yani nesne ancak deforme olmak yoluyla gerçek olabilir. Sadece özlerin değil özlerin varoluşla ilişkisini de soru konusu eder. Merleau-Ponty insanı ve dünyayı olgusallıklarından hareketle ele alır. Dünyaya dair bilgimizin tamamını bilimsel bakış açısı oluştursa da bir dünya deneyimi ve bakış açısına dayanır. Dünyaya ilişkin deneyimin kurucusu algıdır ve dünyaya ilişkin bilgimizden önce gelir. Bilim evreni yaşam dünyasının üzerine inşa edilmiştir ve dolayısıyla bilim dünya deneyiminin ancak ikincil bir ifadesi olarak var olabilir. Dünya, onun hakkında yapacağımız her türlü analizden önce oradadır. Buna göre dünya betimlenir; kurulup inşa edilen bir dünya değildir. Algı iradi bir edim değildir, bütün edimlerin birbirlerinden ayrıldıkları ve onlar tarafından varsayılan zemindir yani algı zemin kurucu bir işleve sahiptir. Dünya algılarımızın doğal ortamıdır ve birbirinden asla koparılamayacak bir bağlantıdır; insan dünyadadır ve kendisini ancak dünyada bilir. Dünya düşündüğümüz değil yaşadığımız şeydir ve dünya ile daima iletişim halinde olma durumu vardır. Dünyaya sahip değiliz ve kendi bilincimizde tüketmemiz mümkün değildir yani dünya tüketilemez olandır…